12 Nisan 2017 Çarşamba

Her Gün Bir Şeyler Okuyup, Yazalım mı?


Üniversite yıllarında romandan çok şiir okurdum. Artık her gün kitap okumaya karar verdim, bununla yetinmedim, okuduğum kitaba ek bir de şiir kitabı ekledim. Şiir kitabı her gün değişecek. 3-5 tane de olsa şiir okuyacağım.

Edebiyatta en eksik kalan yanlarımızdan biri, şiir. Yalnızca lise yıllarında zorla ezberletilmekten çok daha fazlasını hak ediyor...
Ben de o zamanlar, çok yavaş okuduğum ve aşırı dinci ve milliyetçi hocaların zorla okuttuğu siyasi yazarlardan nefret ettiğim için romanlara küstüm, sadece şiir okudum.
Sonra anladım ki kişisel edebiyat zevkimizi oluşturmak ustalık ve zaman isteyen bir işmiş. İyi bir okuyucu eline geçen her kitabı okumaz, okuyacağı kitabı özenle, ilgi alanına göre seçer. Elbette karşıt fikirler de okunur ama bunu da bilinçli seçer. Bunu yakalayabildiğiniz zaman, okumaktan keyif alırsınız ve daha hızlı, akıcı okumaya başlarsınız. Bunun için gerekirse, sürükleyici denilen, çoğunlukla içi boş, konusu kısıtlı popüler romanlar okuyarak başlayın.

Böylece ben de liseden üniversiteye geçişte kendi tarzımı oluşturdum. Saatlerce üniversitedeki Kitapsan'da zaman geçirirdim. Üniversitede Cumhuriyet Gazetesi satan tek yerdi yanlış hatırlamıyorsam. Şimdi kapandı. Kampuse cami falan yaptılar, öyle işlerle uğraşıyor rektörlük..
Neyse, konumuza dönelim..

O yıllardan bana kalan, en sevdiğim şairlerden biri, Ahmed Arif. Ahmed Arif'in vefatından sonra derlenip, yayınlanan 'Yurdum Benim Şahdamarım' bende çok özel bir yere sahip.
Eski bir dosttan yadigar, fazla bilinmez.
Ahmed Arif gibi büyük bir ustanın, neden tek bir kitap yayınladığı (sağlığında) da bilinmez..
 Kimileri, şiirlerini yayınlanmak için yetersiz bulduğunu, kimileri Nazım Hikmet'e rakip görüldüğü için, bir adım geride durmayı tercih ettiğini söyler.
Bence, sebep aramaya gerek yok, ısmarlama yazmaktansa bütün bir ömrünü, bir kitaplık şiire sığdırmış olabilir... Ve o kitap, 'Hasretinden Prangalar Eskittim'kendinden sonra gelecek bütün nesillerin, ömründe bir kilometre taşı, bir durak olmaya yetmiştir, daha ne?
Hangimizin yok ki 'hasretinden prangalar eskittim' dedirtecek bir sevdası...

Şairin vefatından sonra, oğlu bu kitabı derlemiş. Dost meclislerinde okuduğu şiirleri, ikinci kitabı için hazırladığı düşünülen şiirler bir araya getirilmiş.

Bahsettiğim zamanlar çok uzak değil 2006-2008, hazırlık ve arkasından gelen nispeten daha kolay derslerimin olduğu, benim kampuste aylak aylak gezebildiğim yıllar. 'Çok özleyeceksin bu zamanları' derler ya, ben çok özlüyorum ama üniversite zamanını değil, o yılların kendisini... Zihniyet, memleket nereden nereye gelmiş.. Kendi üniversitemi tanıyamıyorum, hatta nefret ediyorum.

Yalnızca umut ediyorum.. Bir yerlerde yaşayan çok güzel insanlar var, umut ve sevgi aşılıyorlar başka insanlara. Ve bu sanal internet insanları, benim böyle güzel insanları bulup, tanımamı sağladı.  Bu benim yaşama olan inancımı arttırıyor.

Uzun uzun yazmayı ve okumayı özlemişim. Ne olur fotoğraflara bakıp geçmeyin, gördüğünüz yazıları okuyun ve yazın.. Buralarda olmasa bile, kendi özelinizde bir deftere çiziktirin ki bu yıllar unutulmasın.
Neler yaşadık, daha neler gelecek başımıza, zaman öyle hızlı geçmiş ki bir kahve yapmak neleri hatırlattı bana. Ne dersiniz, her gün okumanın yanında bir de her gün yazsak mı? Üstelik sadece bu günü değil, hatırlayabildiğimiz kadarıyla geçmişi de...

Çay fincanında kahve yaptıysam sebebi Evdeki Madam ve tarzı hususi kahveleri🙈 Çay bardağı makinenin altına sığmadı çay fincanıyla yaptım😀

"Ne alnımızda bir ayıp
Ne koltuk altında 
Saklı haçımız.
Biz bu halkı sevdik
Ve bu ülkeyi.
İşte bağışlanmaz
Korkunç suçumuz..."
Yurdum Benim Şahdamarım s.19

14 Şubat 2017 Salı

Alıntı "Cumhuriyet Kadınları"

Son zamanlar benim için çok ağır geçiyor. Memleketimde her gün bir şehit var ama artık haber bile olmuyor. Ruhum sıkışıyor artık, biz bu hale nasıl geldik diye düşünmekten. En büyük sebeplerden biri, güçlü kadınları yitirmemiz, onları evlere kapatıp pasivize ettiğimizden, adeta lanetleniyoruz. Bu düşünceler içindeyken Fazıl Say'ın facebook sayfasında bir yazıya denk geldim ancak yazının kaynağını bilmiyorum, kendisi mi yazmış anlamadım ama paylaşmadan edemem...
Özellikle bayan arkadaşlardan ricamdır...
Lütfen dikkatle okuyalım...
11 Kasım 1938.
Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.
Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.
15 sene sonra…
Anıtkabir tamamlandı.
Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.
8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.
9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi. Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu. Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı. Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı. Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.
Demem o ki..
Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.
Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.
Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.
Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodu”nu geliştirdi. 1987’de rahmetli oldu. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi. 1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu. TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza ml . Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu. Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı. Üniversite öğrencisiyken, o tarihlerde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının “kaptan”ıydı. 2003’te rahmetli oldu. Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
Dolayısıyla…
10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım
Atatürk varsa, kadın vardır.
Kadın varsa, Atatürk vardır
Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir. Karşıdevrimci yobazların, kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne düşman olmasının temel sebebi budur
#AydınlıkYarınlara

8 Şubat 2017 Çarşamba

Sal Ağacı, Shorea robusta nedir?


*Hassas içerik
 


Bak şimdi bir şey anlatacağım hiçbir yerde duymamışsınızdır.
Az önce türkü dinliyorum, 'salım geldi musallaya dayandı' dedi. Birkaç başka türküde de duymuştum bu sal'ı. Tabut olduğu cümlenin gelişinden anlaşılıyor. TDK sözlük dışında hiçbir kaynak bulamadım sal ile ilgili. 
Tabutun Türkçesi "sal, ölü salı, sala" şeklinde kullanılıyormuş. "Salaca" da sedye yerine kullanılıyor. Sanskritçede de sal, yani tabut sala bu arada.. 
Sahi bizim öz Türkçe diye bir şey vardı değil mi o noldu? Biz dili Arap esirliğinden kurtarmaya çalışırken, dilimiz çok başka yerlere gidiyor olacak(!)

Neyse, geçelim onu, bir de bildiğimiz denizde yüzen sal var. Arabik cenaze törenlerinden önce, ölülerimizi suya bıraktığımızın bir işareti daha..  
Ayrıca "salağacı" diye bir şey buldum bari oradan araştırayım dedim, o konuda da hiçbir şey yok. Sal ağacı hemen hemen tüm dillerde "sal" diye biliniyor, asıl ismi shorea robusta.
 
Görsel kaynağı wikipedia, Kraliçenin Sal ağacına tutunarak Buddha'yı doğurmasının tasviri
 

Shorea robusta, Hindistan kökenli bir ağaç. Budist geleneklerinde Kraliçe Maya sal ağacına tutunarak Buddha'yı doğurur ve yine Buddha öldüğünde bir çift sal ağacı üzerine yatırılır.

Hindistan filmlerini izlerseniz de zorla Araplaştırıldığımızı aslında daha çok Hindu gelenereklerden etkilendiğimizi görebilirsiniz.. Özümüzü, kültürümüzü araştırıp öğrenelim derdim ama google'a sal yazınca, sadece şal bağlama modelleri çıkıyor :/
 
Bu yazıyı hazırlama amacım, benim gibi bu konuyu merak edenlere bir derleme olmasıdır. Ayrıca aklınıza gelenleri araştırmayı ihmal etmeyin, gördüğünüz gibi sizi hayal edemeyeceğinizi noktalara götürüyor. 

Ülkemiz yasaları gereği, bir insan öldükten sonra bedenine ne olacağı belediyenin yetkisi dahilinde. Vay ben yakılmak istiyordum diyemiyorsunuz.. Diğer alternatif cenaze törenleri de yasak, sadece toprağa defnedilebilirsiniz, inancınız ne olursa olsun..

6 Şubat 2017 Pazartesi

Adana Blogger Etkinliği #kizkizaadana

Heyy orada kimse var mı? :) Gelin Seçil'i merak eden var mı? Onları hemen yazının sonuna alalım..
Nişan sürecimle başlayan blogdaki fetret devrini artık kaldırayım dedim.. Düğünü bile geride bırakalı dört ay olmuşsa, ilk yazımın konusu tabii ki Adana blogger buluşmamız olmalı. 3 yıl önce gerçekleştirdiğim blogger etkinliğinden sonra tekrar yapmaya cesaret edememiştim. Bu kez Aslı ve Tuğçe'nin davetiyle güzel bir gün geçirdik.


Uzun bir süre planlayıp, emek verdikten sonra gerçekten ortaya güzel şeylerin çıktığını gördük bir kez daha. Adana'da olduğumuz için nedense firmalar bizi ciddiye almıyor. İstanbul Ankara'da günde beş etkinlik yapanlar destek görürken bize cevap bile vermeyen onlarca firmaya rağmen, gördüğünüz gibi pekçok güzel firma bizleydi.
Biz gelmeden kızlar etkinlik masamızı yerleştirmiş. Aslı'cım tüm hediyelerimize etiket hazırlamış ve isimlerimizi yapıştırmış, böylece bu kalabalık masamıza rağmen karışıklık olmadı. Sizi sıkmadan kısa kısa etkinliğimizden ve sponsorlarımızın bir kısmından bahsetmek istiyorum.


Sosyopix etkinliğe katılan 15 arkadaşımıza, bu şekilde mini fotoğraflar bastı. Buzdolabı ve diy çerçeveler için bu boyut çok güzel. Ben de bizim için özel kareleri derledim. Sosyopix'ten edinebileceğiniz fotoğraf boyut ve fiyatları için burayı tıklayabilirsiniz.


En sevimli hediyelerimizden biri kesinlikle Bak-kal Tasarım'ın seramik broşları oldu. Herkese kendi seçtiği tasarım gönderildi. Etkinlik boyunca olabildiğince kişiselleştirdik. Aslı ve Tuğçe tüm detayları takip etti bu konuda. Bak-kal instagram ve facebook üzerinden hizmet veriyor sanırım. Instagram sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Broş dışında da çok güzel ürünler var.



 Etkinliğimizi yerel firmalar da destelkedi. Bir kooperatif markası olan Binboğa Bal ve Doğanay Gıda campet soğuk çay ve limonata ile yeni ürünleriyle tanıştırdı bizi.
Acnecinamide, Atelier Rebul, Moshos Garden, Revigen, Farmasi, LR, Vissmate, Splat, Cyrene, Herbital'in ürünlerini ayrıca bir yazıda paylaşacağım daha sonra ama hemen söyleyeyim Moshos misel suyu herkesten önce denedik ve ben bayıldım ayrıca gönderilen nemlendirici de gerçekten çok başarılıydı.




 Kiss Türkiye ürünlerini görünce kalbim pıt pıt attı çünkü kirpikleri de imPress tırnakları da çok merak ediyordum ama biraz pahalı geliyordu. Pot O'miracle lip balmı hemen kullanmaya başladım, mentollü gayet etkili bir ürün.


 Gelen şampuanlardan ilk olarak Herbital'i kullanmaya başladım. Çam terebentin kullanmayı çok seven biri olarak çam içerikli şampuan fikrine bayıldım. Temizlemesinden memnunum, vaatlerini de yerine getirirse almaya devam edebilirim.



Hama boncuk broş ve choker hediyesi ile aramızda olan #sanabanaveona sayfasını instagramda aynı isimle bulabilirsiniz.


La Lorraine donut'ları olay yerinde gümlettim tabii ki :)) Adana'da Real'de ve bazı Migros'larda bulabilirsiniz.


Baş parmağımda oje temizleme mendiliyle azıcık ovularak tamamen silinmiş H&M simli ojeyi görmektesiniz.. Tırnak etlerimden bile çıkardı. Yağlı ürün sevmeyenler için belirteyim, yağlı bir yapısı var. 



Etkinliğimizin en mutlu olduğum yanı Highgenic'ten bir arkadaşımız ve Binboğa Bal'ın kurucusu, Matmazell'in güzel sahibi de bize katıldı, etkinlik başlamadan kahvelerimizi içip kooperatifin ve Highgenic'in kuruluş hikayesini dinledik. Türkiye'de ilk silikonlu temizleyiciyi üretmişler ama benim asıl aşkım yağ çözücüsü. Bütün evi yağ çözücüye yatırasım geliyor :))


Emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Ürünlerle ilgili yorumlarımı ara ara instagram sayfamda paylaşıyorum. Burada da düzenim oturursa paylaşıma devam edeceğim. 


Son olarak düğünden bir kare bırakıp kaçsam mı? :)